Ektekini yıllardır arıyordum, nihayet internetten buldum, sizlerle paylaşayım dedim. Bakın bakalım, kendi isminizi bulabilecek misiniz? Ben 80inci sıradayım. Arzu eden, şu linkten 9. sayfaya gitmek suretiyle de erişim sağlayabilir: Dediğim gibi yıllardır uğraşıyorum bunu bulmak için. Ankara'da Milli Kütüphane'nin bir zamanlar erişilmez olan (şimdi durum nedir bilmiyorum) o gazete okuma salonlarına girmek için bile kaç kere teşebbüs ettim, Allah biliyor, ama başaramadım. SBF'de iken Fakülte Kütüphanesinin gazete koleksiyonlarının olduğu bölümde ne kadar ümitsiz saatler geçirmiştim 1971 yılının Milliyet'ini bulup da Haziran-Ağustos dönemini sayfa sayfa da olsa arşınlayayım diye ama nafile!! Gazeteler o dönemde "eylemci" öğrencilerce parçalanıp sayfaları kopartılıyordu, nedendir hiç anlamamışımdır! Üstelik benim haberin tam olarak hangi günkü gazetede yayınlandığını kesinlikle bilmeme olanak yoktu ama hangi ay olduğunu tahmin edebiliyordum. Yine de bunların hepsi umutsuz bir çaba gibiydi. Bu sabah nereden aklıma estiyse, "yok mu şu koca internet dünyasında her sayfanın görüntülendiği bir arşiv sitesi" falan diye düşündüm. Google'dan "gazete arşivi" diye yazdım. Milliyet'in arşivi, koleksiyon mahiyetli, ciddi bir site görüntüsü verdi. Ordan ayrıntılı arama. Haziran- Ağustos 1971, Mayıs-Eylül 1971 zaman aralığı, "maarif", "kolej", "sınav", "imtihan" falan derken bir de baktım 1971 liselerarası matematik müsabakası sonucunun duyurulduğu 4 Temmuz 1971 tarihli 9. sayfa haberine ulaştım. Bir süre sonra bir de baktım, aynı sayfada tam da benim yıllardır aradığım bu haber kesiti duruyor! Allahım! O anki sevincimi, heyecanımı tahmin edemezsiniz! Yılların özlemi, isteği bir anda gerçek oldu. İlk yaptığım şey hemen kaleme, kağıda sarılıp, gazetenin tarihini ve sayfa no'sunu bir kenara not etmek oldu. Sonra, kopyalama, yapıştırma vs. Arkasından hemen sizlerle paylaşma isteği geldi tabii. |
21 Ocak 2010 Perşembe
Milliyet, 4 Temmuz 1971, Pazar, sayfa: 9
10 Aralık 2009 Perşembe
Maarif Nostaljisi - Atilla
Talaş gününe her katıldığımda benim yaptığım/yapmaya çalıştığım ilk şey, binanın dışında dolaşmak değil, binanın içine, sınıflara, koridorlara, tuvaletlere, yatakhane bölümüne dalıp oralarda tek başıma vakit geçirmeye gayret etmek oldu. Fakat bu bazan mümkün oldu bazan olmadı. Yatakhane katına bir kere çıkabildim, o da tesadüfen, o sırada o zincirli demir kapılar bir şekilde açık kalmıştı, ben de aradan sızdım; biri kilitleyebilir, içeride de mahsur kalabilirdim aslında ama neyse ki cep telefonu denen birşey var; o, insanın bu tür ihtimalleri aklından silmesine yardımcı oluyor. "Nasıl olsa birilerine varlığımı duyururum" diyorsun.
Ben okulun o iç kokusunu uzun uzun koklamayı istemişimdir hep; hani o patada kütede koşuştuğumuz, hocalardan saklandığımız, gece yatakhaneden kaçıp içeri gizlice girerken yakalandığımız, teneffüste Vicky Leandros'un "Après Toi"sını, Terry Jacks'in "Seasons in the Sun"ını, Iva Zanicchi'nin "Ciao Cara Come Stai?"ını, vs. vs.'leri dinlediğimiz koridorları ve sütun arkalarını, kızların bacaklarını gözetlediğimiz merdiven altlarını, gizlice sigara içtiğimiz bok kokulu tuvaletleri, yatmadan ayak yıkadığımız yalakları, ille de o binbir hatıranın birbirine girip durduğu kırk kişilik sınıflarımızı, etüd odalarımızı, yemekhanemizi, fıkraların, "ayıpçı" konuşmaların, karambollerin her zerresine sindiği yatakhanelerimizi, rüzgarın püfür püfür estiği, Saint Joseph'lilere "al! al! al!" diye karşı tezahürat yaptığımız çatı katını dolaşmayı istemişimdir ...
Okul bahçesinin hatıraları bambaşka, orası ise apayrı bir alem, elbette. Son dersten ilk etüde kadar geçen sürede kantin Kemal'den bir iki boktan kaşarlı-sucuklu tost ve yanında Cola'yı göçürttükten sonra koştur Allah koştur ağaçların arasında enerji yakmalar, deniz kıyısındaki bir köşede terkedilmiş çimento karma makinesinin altına üstüne dalıp çıkıp onu James Bond'un bilmemne markalı arabası, Kaptan Nemo'nun denizaltısı diye hayal edip bağırış çağırış senaryolar üretip atlama zıplamalar, etrafta yere düşüp kalmış uzun, eğri büğrü ağaç dallarını hokey sopası olarak kullanıp ağaçlar arasında top sürmeler, kız muhabbetleri, aşklar, yol boyunca elin kankanın omzunda sakin sakin yürüyüp kimi zaman özlediğin birşeyleri anlatmalar, kimi zaman komik birşey konuşup kıkırdaşmalar, aylak aylak bazan öyle sadece sessiz yürümeler, neler neler ... Bunları anımsamak, duyumsamak ..
Bazan ne istiyorum biliyor musunuz? Özel bir talaş buluşması düzenleseler de bizler, nasıl yapar ederiz bilmem, bu yaşlarımızın bedenlerine uyacak o dönemin okul kıyafetlerinin benzerlerini, yahut aynılarını aslında, diktirip üstümüze geçirsek, bir tür özel kıyafet balosu gibi, ama bu işin tantanasını yapmadan, sadece adeta tekrar okula gidiyormuşuz gibi, sınıflarımıza girsek, o kıyafetlerimizle sıralarımıza otursak ve bir günlük veya belki sadece bir veya iki saatlik göstermelik, nümunelik ders yapsak, teneffüsüyle, gırgırıyla, öğle yemeğiyle belki. Hayatta olan, gelebilen hocalarımız gelse, kısa da olsa bizimle birlikte olsalar, bize ders verseler gene, sözlüye kaldırsalar mesela! Sonra ... ayrılsak. O kadar.
Keşke böyle birşey olabilse diye her gidişimde düşünmüş, bunu hissetmeye çalışmışımdır. Atilla Günay
|
7 Nisan 2008 Pazartesi
Dicle Öldürülenoğlu
Dicle Öldürülenoğlu, Lise 2. ve 3. sınıfta(5 Fen A ve 6 Fen D) İngilizce öğretmenimdi.Ortaokulda Pesen hanımla şarkı söyleyerek ve eğlenceli geçen İngilizce derslerimiz tabii ki daha çok dil öğrenimi ile ilgiliydi. Lise sınıflarında ise öğrencilerin ilgisi daha çok ileride girmek istedikleri üniversiteler ve bölümleriyle ilgili derslere yöneliyordu. Dolayısıyla Lise 2. sınıftan itibaren Fen şubesine ayrılanların doğal olarak İngilizce dersine ilgisi azalmaya başlıyordu.
Benim eğilimim ise tam tersi olmuştu. Zaten kitap okumayı hep severdim. Orta 2-3. sınıflardan sonra sıkı bir bilim-kurgu okuyucusu olmuş, sonra da kendi öykülerimi yazmaya başlamıştım.
Dicle hanım müthiş bir edebiyat bilgisine sahipti. William Golding'in Lord of the Flies'ının yorumlarını bu kadar güzel yapan birisi yoktur herhalde. (Gerçi Bora Birkardeşler ile bu kitap konusunda hep fikir ayrılıkları vardı) Ben de sık sık kitaplar üzerine konuşurdum onunla. Derse ilgimi hiç kaybetmediğim için de bazen dersler ikimiz arasında diyalog şeklinde geçebiliyordu.
Dicle hanım bize sürekli kelime öğretmeye çalışıyordu, bunlar pek öyle kolay kelimeler de olmazdı. Örneğin putrid, fetid, lucid gibi hem kafiyeli, hem atmosfer belirleyen kelimeleri verir ve hepsiyle birer cümle yapmamızı isterdi. Ben de kendimce bir oyun geliştirmiştim. Verdiği 20 kadar kelimeyle birer cümle yazmak yerine kelimelerin tümünün içinde geçtiği öyküler yazıyordum. Hatta daha sonra bu öykülerin bir kısmı bir bilim kurgu dergisinin yarışmasında dereceye bile girmişti! Yani Dicle hanımın benim edebiyat ve daha sonra çeviri yaşamımda en büyük payı olduğunu söyleyebilirim.
Aklımda kalan bir başka şey de öğrenci ilişkileriydi. Bir çok öğretmenin aksine öğrencilerle karşıklı bir birey olarak ilişki kurar ve değer verir, bunu da size hissettirirdi. Derste hiç bir zaman yüksek ses ya da sertlik kullanmadan otoritesini sağlamayı becerirdi, aslında onun dersinde herhangi bir taşkınlık yapmaya utanırdınız.
Dicle hocayla geçen iki yılın sonunda daha sonra iş hayatımda sürekli kullanacağım ve yurtdışında rahatlıkla çalışmamı sağlayacak bir İngilizce düzeyine erişecek kadar kitap okumuş, düşünmüş ve tartışmıştım.
Sevgili hocamızın 30. yıl yemeğine katıldığını görünce çok duygulandım ve bu yazıyı yazdım. Sevgili Dicle hanıma daha nice sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum.
20 Mart 2008 Perşembe
Kizlar Tuvaleti
8 Mart 2008 Cumartesi
Briç akşamları
Son sınıfa geçtiğimde etüdlerde başımızda durup ders çalışmamıza göz kulak olan etüd abileriyle (diğer adı sürveyan) samimi olmuştum. Çoğu üniversite 1 ya da 2. sınıfa gidiyorlardı. Etüd abiliği yapıyor ve bunun karşılığında iki üç kişilik bir odada kalabiliyorlardı. Tabii ki hafta içinde görevliydiler yalnızca.
Sanırım lise 2. sınıfa geçtiğim yaz bir ara hastalanmıştım. O sırada bize misafir olan halamın kocası sıkılmayayım diye bana hasta yatağımda briç oynamayı öğretmişti. Bu zamanla gelişti ve bir yıl içinde yazları günde 5-6 saat briç oynayan ve ustalığa doğru yavaş yavaş adım atan bir oyuncu olmuştum. Etüd abilerimizden ikisi briç meraklısıydı. Benim de oynadığımı görünce Pazar akşamüstleri düzenli oynadıkları briç partilerine davet etmeye başladılar. Karenin dördüncüsü ilginç bir isimdi: Atagün hoca. Her hafta sonu bir nöbetçi öğretmen olurdu daimi yatılılara gözkulak olmak için. Atagün hoca briç sevgisi nedeniyle hemen hemen her Cumartesi nöbetçi olur ve bu güzel briç karesi kurulurdu. Sanıyorum briç tekniğime epeyce katkısı olmuştur bu Cumartesi partilerinin. Atagün hocayla briç partileri tahmin edeceğiniz gibi son derece eğlenceli geçerdi. Hatırladığım kadarıyla da çok iyi bir oyuncuydu.
Bu iki etüd abisi son derece kafa dengiydiler. Daha sonra birisiyle sık sık Benzetim Kongreleri'nde karşılaşacaktık (Kerim Tümay daha sonraları ProModel adlı benzetim araçları firmasında Başkan Yardımcılığı'na kadar çıkacak son derece zeki bir öğrenciydi. Arizona Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği okudu). Diğerinin adını şu anda anımsamıyorum.
Samimiyetimiz arttıkça briç akşamları dışında Cuma akşamları da beni odalarına davet etmeye başladılar (Üç kişi olduğumuz için 3-5-8 oynardık). Müzik zevkleri iyiydi, o sıralar Andrew Lloyd Webber-Tim Rice ikilisinin sevilen müzikali Jesus Christ Superstar dinlediklerini anımsıyorum. Ben de çok beğendiğim için müzikalin bütün şarkılarını ezberlemiştim. Rock müziğine girişim biraz Cuma akşamlarında dinlenilen müzik, biraz da dayımın benden yaşça büyük oğullarının bize misafirliğe geldiklerinde dinledikleri Pink Floyd, The Who, Genesis gibi grupların müziği sayesinde olmuştur.
Bizden sonra bu sürveyanlık devam etti mi bilmem, ama bende güzel anıları kalmıştır.
7 Mart 2008 Cuma
Orman Kanunu
Ben Maarif'e girdiğimde (1971) yaşıtlarımdan bir yaş küçüktüm. Ailem İstanbul dışında yaşadığı için o zamanki terimle "daimi yatılı" olmuştum, yani hafta sonunda da kalacaktım.
Annem ve babamla beraber okul açılmadan önceki gün gelip yatakhaneye yerleştik. 10 yaşında bir çocuk için bir dolabın olması, yatağını her gün düzeltmek vb. şeyler zor olacaktı doğal olarak. O akşam beni bırakıp gittiler.
Ertesi gün kahvaltı saati geldiğinde bulduğumbir masaya gittim hemen. Masada çeşitli sınıflardan öğrenciler vardı. Masaya karavana ile yemek gelir gelmez "ormaaaaaaaan" diye bir bağırtı koptu ve herkes ortaya gelen karavananın başına üşüştü. Toz duman durulduğunda karavanada bir şey kalmamıştı. Ben şaşkınlığımı atıp kendime gelene kadar yemek bitti ve aç kaldım. O zaman bayağı üzüldüğümü anımsıyorum.
Aradan bir iki gün geçtikten sonra herkesin yeni bir düzenlemeye gidip her masaya aynı sınıftan çocukları koydular, başlarına da bir masa abisi verdiler. Bu sefer masa abileri - daha sonra hayatın çeşitli alanlarında da göreceğimiz gibi - mutlak otoritelerini kullanmaya başladılar. Mesela bizim masa abisi (adını falan hiç hatırlamıyorum) masadaki herkese bir numara vermeye başladı, yardımcısı olacak kişiye iki numara diyordu, daha sonra herkese bir numara veriyordu. Eğer birinden hoşlanmazsa ona en son numarayı veriyordu. Yemekleri iki numara dağıtıyor, önce masa abisine veriyor, sonra kendine, sonra da sıra numarasına göre diğerlerine veriyordu. Eğer ilk turdan sonra karavanada yemek kalırsa yine abiden başlayarak aynı sırayla kalan yemeği dağıtıyordu. Yani masa abisinin gözüne girdiyseniz daha fazla yemek yeme şansı vardı.
Masa abisi en ufak nedenden sinirlenip sıralamadaki yerinizi değiştirebiliyordu. Sanıyorum uzun vadede bu sistemi değiştirip her masaya aynı sınıftan çocukları koymaya başladılar. Böylece masa abilerinin otorite deneyimleri sona erdi, ama 11 ile 18 yaşındaki çocukların aynı okulda olmalarının bu tür sorunlar çıkarabilmesi normaldi herhalde, dolayısıyla başka problemler de çıkabiliyordu.
11 Şubat 2008 Pazartesi
İNGİLİZCE DEHŞETİ
9 Şubat 2008 Cumartesi
Fen Bilgisi
Optik konusunu işlerken ışığın görmedeki işlevini anlatıyordu. Tatlı İngilizce'siyle şöyle anlattığını halen anımsıyorum:
"Süppoz yu ar Uludağ. If yu opın dı körteyns, yu vil si dı monteyns".
Neden aklımda kalmış bilmiyorum. İnsanın belleği bazen gaip bir şekilde seçici oluyor.....
8 Şubat 2008 Cuma
Ablalar Abiler
Bir zaman sonra bahcenin sonuna kadar gider oldum. Demirden asagi bakinca bana gore bir ucurum var ve alti deniz. Bir gun ablalar ve abilerin demirden atladiklarini ve yardan asagi inip asagida bekleyen bir kayiga bindiklerini gordum. Bu bana cok inanilmaz gorundu. Okuldan kacmak diye bir seyin mumkun olmasi, demirden atlayabilmenin mumkun olmasi, yardan asagi inebilmenin mumkun olmasi, ve tabii asagida bir kayik ve o kayigi getiren okuldan nasil kactiklari belli olmayan baska ablalar ve abiler olmasi......
Mujdat'la Muge
Teyzem goturur getirirdi diye hatirliyorum. Oradan Mujdat'la Mugeyi hatirliyorum. Sonradan okulu kazanip da onlari da okulda gorunce cok sevinmistim. Gerci o zaman arkadaslik etmezdik herhalde ama yine de tanidik biri diye herhalde cok sevinmistim.
Atagün Kılınç


Atagün Kılınç, lise matematik öğretmenimizdi. Daha sonra üniversitede Matematik ve Endüstri Mühendisliği bölümlerini kolaylıkla bitirmemde en büyük rol onundur.
Atagün hoca ilginç birisiydi. Hafif şiveli konuşur, bize kızmış gibi yaparak sık sık ".ok yiyenler" iltifatında bulunurdu. Gerçekten kızdırdığımızda da dışkımıza saygımız olmadığı anlamında bir şeyler söylerdi. Ama gerektiğinde ceketini çıkarıp bizimle minyatür kale maç yaptığını da hatırlıyorum.
İngilizce'sinin de gayet iyi olduğu kalmış aklımda. Fenerbahçe hastası olduğu da malum.
Maalesef mezun olduktan sonra bir daha görüşemedim, ama şimdi arayınca web sayfasını buldum : Atagün Hoca. Internet'te arayınca 1971-1972 yıllarında Diyarbakır Anadolu Lisesi Müdürlüğü yaptığını keşfettim.

7/4/08: Sevgili hocamızın 1978 30. yıl toplantısına katıldığını öğrendim ve onun hala genç göründüğü resmini ekliyorum buraya...
Gülnur'un İlk Günü
7 Şubat 2008 Perşembe
ÇINAR AĞAÇLARI
Ulu çınar ağaçlarından birine, soldakine, asılmıştı liste. Bahariye İlkokulu'nun dizleri paralayan beton bahçesinden sonra, rüzgarda çıtırdayan çınarların ve düzenli çiçek tarhlarının uzandığı ön bahçe gözüme çok güzel görünmüştü. Sıcak yaz gününde, bahçe ferahlatıcıydı. Listenin önünde sevinenler, üzülenler; ben bilememiştim sevinsem mi, üzülsem mi?
Pesen Şentürker ve Hollywood şarkıları
En önemli özelliklerinden biri, bir sürü İngilizce şarkı bilmesiydi. Bu şarkıları derste bize öğretir ve sık sık söyletirdi. Bu sayede o yılların (ya da 60ların) ünlü bir çok şarkısını öğrenmiştik.
Aklımda kalan ilk şarkı daha öncesine ait...
One man went to mow,
went to mow a meadow,
one man and his dog,
went to mow a meadow
Two men went to mow,
went to mow a meadow,
two men, one man and his dog
went to mow a meadow....
şeklinde devam ederdi ve İngilizce sayıları geriye doğru sayarak iyice öğrenmiş olurduk.
Bir de
This old man, he played one
he played nick-neck on my thumb
wıth a nick-neck, paddy wack,
give a dog a bone
thıs old man came rolling home
This old man, he played two...
.................. shoe
şeklinde devam eder ve
....................seven
....................heaven
diye biterdi. Sözleri yanlış hatırlıyor olabilirim, ne de olsa hazırlık ya da birinci sınıftaki basit İngilizcemizle öğrenmiştik.
Pesen hanım bize Sound of Music müzikalinden şarkılar (My Favorite Things, Doe A Deer...) ya da popüler ezgiler (Greenfields) öğretmişti, ama diğer şarkıları pek anımsamıyorum. Var mı belleği daha iyi olan?
Soğan ve kuru fasülye, yemekteki kıl.....
Yemekte kıl çıktığı zaman da genelde Satı ağayla ilgili bir espri yapılırdı kılın menşeini belirleme için....
Nasıl yazacaksınız?
Blog yazmanın en iyi yolu tabii ki Blogger kullanmak. Bunun için bir GMail hesabınız olması gerekiyor. Eğer bu yolu kullanmak isterseniz levent.molla@gmail.com adresine kullanacağınız GMail hesabını bildirirseniz sizi bir Author olarak ekleyebilirim. O zaman Blogger'ın tüm özelliklerini kullanabilirsiniz.
Blogger kullanmak zor geliyorsa?
Daha basit bir yolu da var. Yazınızı hazırlayın, gerekirse resimler de ekleyerek (resimler çok büyük olmamalı) molla61.78limaarifliler@blogger.com adresine gönderirseniz yazınız otomatik olarak blogda yayınlanır. Yazınızın altına adınızı yazın lütfen, çünkü e-mail ile gönderilen bütün yazılar benim adımla eklenecek, dolayısıyla adınızı eklerseniz kimin yazdığı görünür. (Bunun başka bir çözümünü bulamadım, çünkü normalde Blogger kullanarak yazı yazılıyor).
Varolan bir yazıya yorum yapmak istersem?
Blogda yazıyı bulun. Her yazının yanında yorum sayısını gösteren bir link vardır (genelde "0 yorum" olacak başlangıçta). O linke basın ve çıkan sayfada yorumunuzu yapın.
Yazılarda denetleme ya da sınırlama var mı?
Şimdilik yazılarda herhangi bir denetleme olmayacak. Ancak lütfen ilk yazıda belirttiğim ilkelere bağlı kalalım, yani burada daha çok anılar, öğretmenlerimizle ilgili hoşluklar (ya da kötü anılar) gibi kalıcı olarak paylaşmak istediğimiz şeyleri girelim. Siyasi tartışma vs. gibi yazıları blogdan çıkarmak normal karşılanmalıdır. Eğer başa çıkamazsam moderasyon eklemek gerekebilir, yani ancak onaylanan yazılar yayınlanabilir.
Açılış
Benim yaşamımda 7 yıllık Kadıköy Maarif Koleji (Anadolu Lisesi adını tam olarak sevemedim) deneyimi büyük izler bıraktı ve kişiliğimin gelişmesinde önemli bir yer aldı. Belki de 7 yıl daimi yatılı olmam okulla özdeşleşmemde rol oynadı. Uzun geceler ve yalnız hafta sonları boyunca sinemayla, edebiyatla tanıştım, kendimle kaldığımda sıkılmamayı öğrendim, ailemden ayrı yaşabilmeye, kendi başımın çaresine bakmaya alıştım.
Bu blogun amacı günlük mesajlar ya da Türkiye'nin nereye gittiği gibi politik sohbetler değil. Amacım 1978'li martıların o yıllardan anılarını paylaşmaları. Belki anılarımızı geçmişin sisinde yitirmeden önce böyle bir şey önemli. Ercan Akbay gibi yetenekli arkadaşlarımız belki kitaplarında bahsedecekler o günlerden, ama eminim kollektif olarak yazacağımız şeyler o zamanın güzel bir yansıması olabilir.
Ben örnek olması açısından bir iki kısa yazıyı hemen ekliyorum. Haydi kaleminize (klavyenize) kuvvet!
Eğer blog yazarken HTML kullanmak, resim eklemek vesaire konusunda yardım isterseniz bana yazın. Artık epeyce deneyimli sayılırım.