07 Nisan 2008 Pazartesi

Dicle Öldürülenoğlu

Dicle Öldürülenoğlu, Lise 2. ve 3. sınıfta(5 Fen A ve 6 Fen D) İngilizce öğretmenimdi.

Ortaokulda Pesen hanımla şarkı söyleyerek ve eğlenceli geçen İngilizce derslerimiz tabii ki daha çok dil öğrenimi ile ilgiliydi. Lise sınıflarında ise öğrencilerin ilgisi daha çok ileride girmek istedikleri üniversiteler ve bölümleriyle ilgili derslere yöneliyordu. Dolayısıyla Lise 2. sınıftan itibaren Fen şubesine ayrılanların doğal olarak İngilizce dersine ilgisi azalmaya başlıyordu.

Benim eğilimim ise tam tersi olmuştu. Zaten kitap okumayı hep severdim. Orta 2-3. sınıflardan sonra sıkı bir bilim-kurgu okuyucusu olmuş, sonra da kendi öykülerimi yazmaya başlamıştım.

Dicle hanım müthiş bir edebiyat bilgisine sahipti. William Golding'in Lord of the Flies'ının yorumlarını bu kadar güzel yapan birisi yoktur herhalde. (Gerçi Bora Birkardeşler ile bu kitap konusunda hep fikir ayrılıkları vardı) Ben de sık sık kitaplar üzerine konuşurdum onunla. Derse ilgimi hiç kaybetmediğim için de bazen dersler ikimiz arasında diyalog şeklinde geçebiliyordu.

Dicle hanım bize sürekli kelime öğretmeye çalışıyordu, bunlar pek öyle kolay kelimeler de olmazdı. Örneğin putrid, fetid, lucid gibi hem kafiyeli, hem atmosfer belirleyen kelimeleri verir ve hepsiyle birer cümle yapmamızı isterdi. Ben de kendimce bir oyun geliştirmiştim. Verdiği 20 kadar kelimeyle birer cümle yazmak yerine kelimelerin tümünün içinde geçtiği öyküler yazıyordum. Hatta daha sonra bu öykülerin bir kısmı bir bilim kurgu dergisinin yarışmasında dereceye bile girmişti! Yani Dicle hanımın benim edebiyat ve daha sonra çeviri yaşamımda en büyük payı olduğunu söyleyebilirim.

Aklımda kalan bir başka şey de öğrenci ilişkileriydi. Bir çok öğretmenin aksine öğrencilerle karşıklı bir birey olarak ilişki kurar ve değer verir, bunu da size hissettirirdi. Derste hiç bir zaman yüksek ses ya da sertlik kullanmadan otoritesini sağlamayı becerirdi, aslında onun dersinde herhangi bir taşkınlık yapmaya utanırdınız.

Dicle hocayla geçen iki yılın sonunda daha sonra iş hayatımda sürekli kullanacağım ve yurtdışında rahatlıkla çalışmamı sağlayacak bir İngilizce düzeyine erişecek kadar kitap okumuş, düşünmüş ve tartışmıştım.

Sevgili hocamızın 30. yıl yemeğine katıldığını görünce çok duygulandım ve bu yazıyı yazdım. Sevgili Dicle hanıma daha nice sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum.

20 Mart 2008 Perşembe

Kizlar Tuvaleti

Ben sigaraya orta sonda basladim. Hala da icerim. Yazdi. Kim verdi hatirlamiyorum ama ilk sigarami bahcede ictim. O zaman sigara icenler teneffuste kizlar tuvaletinde bulusur orada sigara icerdi diye hatirliyorum. Ben bunu cok severdim. Sanki kahveye gider gibi. Bir gizli isi birlikte yapiyorsun bunun verdigi bir hosluk da var. Sosyal bir ortam, dedikodunun hasi... Nasil basladin diye soranlara 13 yasinda ve kizlar tuvaletinde diye anlatiyorum. "Cok iyi bir cocuktum. Bu halim benim bile icimi sikardi. Bir kotulugum olsun isterdim, bunu buldum!" seklinde. Simdi sigara her yerde yasak oldu. Senelerdir her calisitigim is yerinde kizlar tuvaleti benzeri bir sosyal klubu kapinin onunde buluyorum. Ama kiz erkek karisik.

08 Mart 2008 Cumartesi

Briç akşamları

Maarif'teki yatılı hayatının zevki büyük sınıflara geçtikçe daha çok çıkmaya başlardı. Öncelikle 4. sınıfa geçtikten sonra akşamüstü dersler bittikten sonra 1. etüd saatine kadar okuldan dışarıya çıkabilirdik. Hafta sonu izinli çıkmak da mümkündü (3. sınıfa kadar anne baba ya da bir akrabanın gelip alması koşuluyla izin verilirdi)

Son sınıfa geçtiğimde etüdlerde başımızda durup ders çalışmamıza göz kulak olan etüd abileriyle (diğer adı sürveyan) samimi olmuştum. Çoğu üniversite 1 ya da 2. sınıfa gidiyorlardı. Etüd abiliği yapıyor ve bunun karşılığında iki üç kişilik bir odada kalabiliyorlardı. Tabii ki hafta içinde görevliydiler yalnızca.

Sanırım lise 2. sınıfa geçtiğim yaz bir ara hastalanmıştım. O sırada bize misafir olan halamın kocası sıkılmayayım diye bana hasta yatağımda briç oynamayı öğretmişti. Bu zamanla gelişti ve bir yıl içinde yazları günde 5-6 saat briç oynayan ve ustalığa doğru yavaş yavaş adım atan bir oyuncu olmuştum. Etüd abilerimizden ikisi briç meraklısıydı. Benim de oynadığımı görünce Pazar akşamüstleri düzenli oynadıkları briç partilerine davet etmeye başladılar. Karenin dördüncüsü ilginç bir isimdi: Atagün hoca. Her hafta sonu bir nöbetçi öğretmen olurdu daimi yatılılara gözkulak olmak için. Atagün hoca briç sevgisi nedeniyle hemen hemen her Cumartesi nöbetçi olur ve bu güzel briç karesi kurulurdu. Sanıyorum briç tekniğime epeyce katkısı olmuştur bu Cumartesi partilerinin. Atagün hocayla briç partileri tahmin edeceğiniz gibi son derece eğlenceli geçerdi. Hatırladığım kadarıyla da çok iyi bir oyuncuydu.

Bu iki etüd abisi son derece kafa dengiydiler. Daha sonra birisiyle sık sık Benzetim Kongreleri'nde karşılaşacaktık (Kerim Tümay daha sonraları ProModel adlı benzetim araçları firmasında Başkan Yardımcılığı'na kadar çıkacak son derece zeki bir öğrenciydi. Arizona Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği okudu). Diğerinin adını şu anda anımsamıyorum.

Samimiyetimiz arttıkça briç akşamları dışında Cuma akşamları da beni odalarına davet etmeye başladılar (Üç kişi olduğumuz için 3-5-8 oynardık). Müzik zevkleri iyiydi, o sıralar Andrew Lloyd Webber-Tim Rice ikilisinin sevilen müzikali Jesus Christ Superstar dinlediklerini anımsıyorum. Ben de çok beğendiğim için müzikalin bütün şarkılarını ezberlemiştim. Rock müziğine girişim biraz Cuma akşamlarında dinlenilen müzik, biraz da dayımın benden yaşça büyük oğullarının bize misafirliğe geldiklerinde dinledikleri Pink Floyd, The Who, Genesis gibi grupların müziği sayesinde olmuştur.

Bizden sonra bu sürveyanlık devam etti mi bilmem, ama bende güzel anıları kalmıştır.

07 Mart 2008 Cuma

Orman Kanunu

Burada hep güzel şeylerden bahsediyoruz, ama tabii ki her şey güllük gülistanlık değildi...

Ben Maarif'e girdiğimde (1971) yaşıtlarımdan bir yaş küçüktüm. Ailem İstanbul dışında yaşadığı için o zamanki terimle "daimi yatılı" olmuştum, yani hafta sonunda da kalacaktım.

Annem ve babamla beraber okul açılmadan önceki gün gelip yatakhaneye yerleştik. 10 yaşında bir çocuk için bir dolabın olması, yatağını her gün düzeltmek vb. şeyler zor olacaktı doğal olarak. O akşam beni bırakıp gittiler.

Ertesi gün kahvaltı saati geldiğinde bulduğumbir masaya gittim hemen. Masada çeşitli sınıflardan öğrenciler vardı. Masaya karavana ile yemek gelir gelmez "ormaaaaaaaan" diye bir bağırtı koptu ve herkes ortaya gelen karavananın başına üşüştü. Toz duman durulduğunda karavanada bir şey kalmamıştı. Ben şaşkınlığımı atıp kendime gelene kadar yemek bitti ve aç kaldım. O zaman bayağı üzüldüğümü anımsıyorum.

Aradan bir iki gün geçtikten sonra herkesin yeni bir düzenlemeye gidip her masaya aynı sınıftan çocukları koydular, başlarına da bir masa abisi verdiler. Bu sefer masa abileri - daha sonra hayatın çeşitli alanlarında da göreceğimiz gibi - mutlak otoritelerini kullanmaya başladılar. Mesela bizim masa abisi (adını falan hiç hatırlamıyorum) masadaki herkese bir numara vermeye başladı, yardımcısı olacak kişiye iki numara diyordu, daha sonra herkese bir numara veriyordu. Eğer birinden hoşlanmazsa ona en son numarayı veriyordu. Yemekleri iki numara dağıtıyor, önce masa abisine veriyor, sonra kendine, sonra da sıra numarasına göre diğerlerine veriyordu. Eğer ilk turdan sonra karavanada yemek kalırsa yine abiden başlayarak aynı sırayla kalan yemeği dağıtıyordu. Yani masa abisinin gözüne girdiyseniz daha fazla yemek yeme şansı vardı.

Masa abisi en ufak nedenden sinirlenip sıralamadaki yerinizi değiştirebiliyordu. Sanıyorum uzun vadede bu sistemi değiştirip her masaya aynı sınıftan çocukları koymaya başladılar. Böylece masa abilerinin otorite deneyimleri sona erdi, ama 11 ile 18 yaşındaki çocukların aynı okulda olmalarının bu tür sorunlar çıkarabilmesi normaldi herhalde, dolayısıyla başka problemler de çıkabiliyordu.

11 Şubat 2008 Pazartesi

İNGİLİZCE DEHŞETİ

Hasan Akçay'ın Turco / British aksanlı İngilizce dersleri kabusumdu; zaten oldum olası erkeklerden hazetmem.. Belki de odur nedeni. Kasıldıkçı kasılırdım ve hiçbir şey anlamazdım.

Edith Oyhon vardı; Barış Gönüllüsü. Sonradan Barış Gönüllüsü'nün ne olduğunu öğrenmiştim. Onu severdim. Yaşlı, tonton Amerikalı bir hocamızdı. İlk İngilizce metni onun dersinde anlamıştım. 

Belki Hasan Akçay ile Şahi Vedat biraz daha sıcak olsalardı, iyi olurdu sanki. Daha iyi ve kolay öğrenirdim. Sonraları anlamam için anlatana ilgi duymam gerektiğini öğrendim zira. Hala da öyledir ya...

İngilizce ders kitabı dizisinin adını hatırlamıyorum. Readers Digest boyunda, numaralı kitaplardı. Günlerden bir gün o kitapta keman çalan bir çocukla ilgili metni okudum ve anladım. Ne büyük başarıydı. 

Sonra ikmale kaldım tabii. Seri ikmallerin ilki Hazırlık'dakiydi.

Şimdi kızım İngilizce için debelenirken, 'Sen benden iyisin, ben senden 4 yaş sonra İngilizce öğrenmeye başlamıştım' deyince bir kuvvet asılıyor derse.


09 Şubat 2008 Cumartesi

Fen Bilgisi

Mehmet Yaman, 3. sınıfta Fen Bilgisi (Science) dersimize girerdi. Oldukça iyi bir öğretmendi sanırım.

Optik konusunu işlerken ışığın görmedeki işlevini anlatıyordu. Tatlı İngilizce'siyle şöyle anlattığını halen anımsıyorum:

"Süppoz yu ar Uludağ. If yu opın dı körteyns, yu vil si dı monteyns".

Neden aklımda kalmış bilmiyorum. İnsanın belleği bazen gaip bir şekilde seçici oluyor.....

08 Şubat 2008 Cuma

Ablalar Abiler

Bahce bana cok buyuk gelirdi. Kaybolurum diye korkardim. Bir zaman, ne kadar zaman bilmiyorum ama, sonuna kadar gitmedigimi, bir yerden, nerden bilmiyorum ama, geri dondugumu hatirliyorum. Belki de yalniz gitmezdim, tam hatirlamiyorum.

Bir zaman sonra bahcenin sonuna kadar gider oldum. Demirden asagi bakinca bana gore bir ucurum var ve alti deniz. Bir gun ablalar ve abilerin demirden atladiklarini ve yardan asagi inip asagida bekleyen bir kayiga bindiklerini gordum. Bu bana cok inanilmaz gorundu. Okuldan kacmak diye bir seyin mumkun olmasi, demirden atlayabilmenin mumkun olmasi, yardan asagi inebilmenin mumkun olmasi, ve tabii asagida bir kayik ve o kayigi getiren okuldan nasil kactiklari belli olmayan baska ablalar ve abiler olmasi......

Mujdat'la Muge

Beni ilkokul sonda Kadikoy Maarif Kolejinde kursa yazdirdilar. Test diye bir sey cikmis, biz bilmiyoruz cocuk gitsin ogrensin diye. Test'i cok muthis buldugumu hatirliyorum. Hizli hizli yapiyorsun.

Teyzem goturur getirirdi diye hatirliyorum. Oradan Mujdat'la Mugeyi hatirliyorum. Sonradan okulu kazanip da onlari da okulda gorunce cok sevinmistim. Gerci o zaman arkadaslik etmezdik herhalde ama yine de tanidik biri diye herhalde cok sevinmistim.

Atagün Kılınç



Atagün Kılınç, lise matematik öğretmenimizdi. Daha sonra üniversitede Matematik ve Endüstri Mühendisliği bölümlerini kolaylıkla bitirmemde en büyük rol onundur.

Atagün hoca ilginç birisiydi. Hafif şiveli konuşur, bize kızmış gibi yaparak sık sık ".ok yiyenler" iltifatında bulunurdu. Gerçekten kızdırdığımızda da dışkımıza saygımız olmadığı anlamında bir şeyler söylerdi. Ama gerektiğinde ceketini çıkarıp bizimle minyatür kale maç yaptığını da hatırlıyorum.

İngilizce'sinin de gayet iyi olduğu kalmış aklımda. Fenerbahçe hastası olduğu da malum.

Maalesef mezun olduktan sonra bir daha görüşemedim, ama şimdi arayınca web sayfasını buldum : Atagün Hoca. Internet'te arayınca 1971-1972 yıllarında Diyarbakır Anadolu Lisesi Müdürlüğü yaptığını keşfettim.

7/4/08: Sevgili hocamızın 1978 30. yıl toplantısına katıldığını öğrendim ve onun hala genç göründüğü resmini ekliyorum buraya...

Gülnur'un İlk Günü

Okuldaki ilk gunumu hic hatirlamiyorum. Sadece okulun girisini cok guzel buldugumu hatirliyorum. Hala da eski hali hafizamdadir. Bir de okul bana cok buyuk gelmisti. Kaybolurum diye korktugumu hatirliyorum. Hep etrafima dikkatlice bakip kaybolmamaya calisirdim. Buyuk siniflar bana cok buyuk gelmisti onlardan da korktugumu hatirliyorum.
Yemekhaneyi cok sevmistim. Ortaya kocaman kaplarda yemek getirirlerdi ve yemek abisi denilebilecek kimseler dagitirdi. Sonuna kadar beklersen ve yemek artarsa bir tabak daha alabilirdin. Bundan da cok hoslandigimi hatirliyorum. Kantini hatirliyorum ve sucuklu kasarli karisik tostu hatirliyorum. Bunlar bizim ilkokula gore muthis lukstu. Orada sadece isimsiz gazoz ve acma satilirdi.
Derslere dair ilk hatiram Canan Dagkilictir. Turkce hocamiz yasli bir hanimdi adini unuttum. Tahtaya bir cumle yazdi ve anlamadigim bir sey sordu. Canan parmak kaldirdi hatta belki tahtaya gitti bu ozne bu nesne bu tumlec diye hic bilmedigim laflar etti. Ogretmen aferin deyip onu oturttu. Bu laflarin hicbirini daha once duymamistim. Cumlenin icindeki kelimelerin altinin cizildigini de hic gormemistim. Ben soruyu anlamazken onun cevabi bilmesinden cok etkilendigimi hatirliyorum.
Bir de gece evde yatakta agladigimi hatirlarim. Bizim ilkokuldaki sinifin tamami hep beraber o sene acilan Bostanci Ortaokuluna gitti. Orasi bizim eve cok yakindi. Ben sabah kor safakta uyanip sekizi bes gece otobusune binip bitmez tukenmez bir yol gidip altiyolda inip bir alay yol yuruyup hic bilmedigim cocuklarla hic bilmedigim dilde konusan hocalarla gun gecirirken onlar evden cikip karsi sokaga gecip hep beraber gule oynaya anladiklari dersleri yapiyorlar bu benim halim ne olacak diye. Annem agladigimi duydu yanima geldi yatagin ustunde uzandi. Sacimi oksadi ben daha cok agladim. Ben beni burdan alin bir daha gitmek istemiyorum dedim. Ne dedi nasil ikna etti nasil uyudum hatirlamiyorum.
Bir de Sahi Vedat diye hocamiz vardi onu hatirlarim. Iskemleye degil de masanin ustune oturur ayaklarini sallandirirdi. Ben de hoca olunca oyle yaptim, hala da yaparim.
Gulnur Muradoglu

07 Şubat 2008 Perşembe

ÇINAR AĞAÇLARI

Okula yedekten girmiştim. Yedek 2 filandı galiba.
Ulu çınar ağaçlarından birine, soldakine, asılmıştı liste. Bahariye İlkokulu'nun dizleri paralayan beton bahçesinden sonra, rüzgarda çıtırdayan çınarların ve düzenli çiçek tarhlarının uzandığı ön bahçe gözüme çok güzel görünmüştü. Sıcak yaz gününde, bahçe ferahlatıcıydı. Listenin önünde sevinenler, üzülenler; ben bilememiştim sevinsem mi, üzülsem mi? 
Yedek 2 bu okula herhalde gideceğim anlamına geliyordu çünkü eve çok yakındı ve bedavaydı. Okulun girişini sevmiştim ama okula gidişi sevmemiştim; macerası yoktu hiç. İki adım ötesi evdi; oysa İtalyan Lisesi ya da Avusturya Lisesi'ne gitmek ne güzel olacaktı. Servis var mıydı o zamanlar? 
Sonra çınarlar kesildi, çiçek tarhları yok oldu; Bahariye İlkokulu gibi betona kesti her yer. Devlet mimarlarının ve ucuzcu müteahhitlerin elinden çıkan döküşük bir bina 'okulumuz' oldu.
St. Joseph'in önünden geçerken hala imrenerek bakarım girişine. 
Onların çınarları yerinde duruyor; bizimkiler neden orada değil?

Pesen Şentürker ve Hollywood şarkıları

Pesen hoca, ortaokulda A şubesinin (ve eminim başka şubelerin de) İngilizce öğretmeniydi. Biraz topluca, oldukça neşeli bir öğretmendi.

En önemli özelliklerinden biri, bir sürü İngilizce şarkı bilmesiydi. Bu şarkıları derste bize öğretir ve sık sık söyletirdi. Bu sayede o yılların (ya da 60ların) ünlü bir çok şarkısını öğrenmiştik.

Aklımda kalan ilk şarkı daha öncesine ait...

One man went to mow,

went to mow a meadow,

one man and his dog,

went to mow a meadow


Two men went to mow,

went to mow a meadow,

two men, one man and his dog

went to mow a meadow....

şeklinde devam ederdi ve İngilizce sayıları geriye doğru sayarak iyice öğrenmiş olurduk.

Bir de

This old man, he played one

he played nick-neck on my thumb

wıth a nick-neck, paddy wack,

give a dog a bone

thıs old man came rolling home


This old man, he played two...

.................. shoe

şeklinde devam eder ve

....................seven

....................heaven

diye biterdi. Sözleri yanlış hatırlıyor olabilirim, ne de olsa hazırlık ya da birinci sınıftaki basit İngilizcemizle öğrenmiştik.

Pesen hanım bize Sound of Music müzikalinden şarkılar (My Favorite Things, Doe A Deer...) ya da popüler ezgiler (Greenfields) öğretmişti, ama diğer şarkıları pek anımsamıyorum. Var mı belleği daha iyi olan?

Soğan ve kuru fasülye, yemekteki kıl.....

Maarif'in yatılı öğrencileri sanırım bunu anımsarlar. Yemekte sık sık kuru fasülye çıkardı. Eğer akşam yemeğindeyse aşağıya mutfağa iner ve aşçıdan (genelde Satı ustaydı bu) soğan isterdik, sonra da soğanı bir yumrukta parçalar yerdik.

Yemekte kıl çıktığı zaman da genelde Satı ağayla ilgili bir espri yapılırdı kılın menşeini belirleme için....

Nasıl yazacaksınız?

Bu bloga nasıl yazı yazabilirim?

Blog yazmanın en iyi yolu tabii ki Blogger kullanmak. Bunun için bir GMail hesabınız olması gerekiyor. Eğer bu yolu kullanmak isterseniz levent.molla@online.nl adresine kullanacağınız GMail hesabını bildirirseniz sizi bir Author olarak ekleyebilirim. O zaman Blogger'ın tüm özelliklerini kullanabilirsiniz.

Blogger kullanmak zor geliyorsa?

Daha basit bir yolu da var. Yazınızı hazırlayın, gerekirse resimler de ekleyerek (resimler çok büyük olmamalı) molla61.78limaarifliler@blogger.com adresine gönderirseniz yazınız otomatik olarak blogda yayınlanır. Yazınızın altına adınızı yazın lütfen, çünkü e-mail ile gönderilen bütün yazılar benim adımla eklenecek, dolayısıyla adınızı eklerseniz kimin yazdığı görünür. (Bunun başka bir çözümünü bulamadım, çünkü normalde Blogger kullanarak yazı yazılıyor).

Varolan bir yazıya yorum yapmak istersem?

Blogda yazıyı bulun. Her yazının yanında yorum sayısını gösteren bir link vardır (genelde "0 yorum" olacak başlangıçta). O linke basın ve çıkan sayfada yorumunuzu yapın.

Yazılarda denetleme ya da sınırlama var mı?

Şimdilik yazılarda herhangi bir denetleme olmayacak. Ancak lütfen ilk yazıda belirttiğim ilkelere bağlı kalalım, yani burada daha çok anılar, öğretmenlerimizle ilgili hoşluklar (ya da kötü anılar) gibi kalıcı olarak paylaşmak istediğimiz şeyleri girelim. Siyasi tartışma vs. gibi yazıları blogdan çıkarmak normal karşılanmalıdır. Eğer başa çıkamazsam moderasyon eklemek gerekebilir, yani ancak onaylanan yazılar yayınlanabilir.

Açılış

Evet, Binnur'un 30. yıl için topladığı bilgilerle ilgili mesajlar Yahoo grubundan gelip durdukça gruptaki mesajlarda ne kadar çok bilgi olduğunu, ama bunun yüzlerce mesaj arasında kaybolup gittiğini farkettim.

Benim yaşamımda 7 yıllık Kadıköy Maarif Koleji (Anadolu Lisesi adını tam olarak sevemedim) deneyimi büyük izler bıraktı ve kişiliğimin gelişmesinde önemli bir yer aldı. Belki de 7 yıl daimi yatılı olmam okulla özdeşleşmemde rol oynadı. Uzun geceler ve yalnız hafta sonları boyunca sinemayla, edebiyatla tanıştım, kendimle kaldığımda sıkılmamayı öğrendim, ailemden ayrı yaşabilmeye, kendi başımın çaresine bakmaya alıştım.

Bu blogun amacı günlük mesajlar ya da Türkiye'nin nereye gittiği gibi politik sohbetler değil. Amacım 1978'li martıların o yıllardan anılarını paylaşmaları. Belki anılarımızı geçmişin sisinde yitirmeden önce böyle bir şey önemli. Ercan Akbay gibi yetenekli arkadaşlarımız belki kitaplarında bahsedecekler o günlerden, ama eminim kollektif olarak yazacağımız şeyler o zamanın güzel bir yansıması olabilir.

Ben örnek olması açısından bir iki kısa yazıyı hemen ekliyorum. Haydi kaleminize (klavyenize) kuvvet!

Eğer blog yazarken HTML kullanmak, resim eklemek vesaire konusunda yardım isterseniz bana yazın. Artık epeyce deneyimli sayılırım.